Testis Tümörleri

Testis (erbezi) dokulannın sürekli ço­ğalma etkinliği göstererek tümör gelişi­mine oldukça uygun bir ortam hazırla­masına karşın, testis tümörleri seyrek görülür.

Testis kanserinin cinsel yaşamın en etkin olduğu dönemlerde ortaya çıkma­sı, hastanın psikolojik durumuna dikkat­le eğilmeyi gerektirir.


Görülme Sıklığı


Testis tümörleri erkeklerde görülen tü­mörlerin yüzde 1′ini, idrar ve üreme yollan tümörlerinin yüzde 3-10′unu oluşturur. Her yıl 100 bin kişiden 3′ünde testis tümörü görülür. Bu oran 20-40 yaş arasında 100 binde 6′ya çıkar. Testis tümörleri 18-34 yaşlarında kan kanseri (lösemi), lenfom ve beyin tü­mörlerinden sonra kanserden ölüm ne­deni olarak 4. sırada yer alır.



Nedenleri


Testis dokusunda travma ve kriptorşi-dizm (testislerin doğuştan torbaya in­memiş olması) tümör oluşumunu kolay­laştıran etkenlerdir. Karında bulunan testislerin altı yaşından önce cerrahi gi­rişimle yerine konması (orşidopeksi), sayesinde oluşabilecek kütle daha ça­buk fark edilebilir. Bazı uzmanlara göre ergenlikten sonra kriptorşidizmin en et­kili tedavisi orşidopeksi değil, testisin cerrahi girişimle alınması, yani orşiek-tomidir. Hastalığın kalıtsal olduğuna ilişkin kesin kanıt yoksa da, testis tümörlerine bazı ailelerde daha sık rastlandığı bilin­mektedir. Aynca deneysel olarak, kemi­rici hayvanlarda testis içine çinko ve kadmiyum gibi metal tuzlan verilince tümör oluştuğu görülmüştür.


Tümör Tipleri


Testis içindeki herhangi bir hücreden kaynaklanabilen tümörler, bu hücrelerin tipine göre yapısal ve işlevsel farklılık gösterir. Olguların yüzde 98′e varan bü­yük bölümünde tümörler doğrudan sperma üretmekten sorumlu dokudan kaynaklanır. Bu tür tümörlerin en sık (yüzde 50′den fazla) görüleni, birincil sperma hücrelerinden (spermatosit) kaynakla­nan seminomlardır. Aynı dokudan kay­naklanan teratokarsinom, embriyonsu karsinom ve koryokarsinom ise daha az farklılaşmış hücrelerden çıkan kötü huylu tümörlerdir. Testislerde Leydig ve Sertoli adlarıyla bilinen iki ayrı hüc­re tipi vardır. Çok daha az görülen bu hücrelerin tümörleri sırasıyla leydigom ya da Leydig hücresi tümörü ve androb-^ lastom adlarıyla tanınır.


Belirtileri


En sık (olguların yüzde 75-90′ında) rastlanan belirti, tek bir testisin, genellikle ağrısız biçimde büyümesidir. Tes­tis üzerinde tümsekleşme, olgulann yüzde 15-35′inde kasığa yayılan bir ağ­rıya neden olur. Muayene sırasında fark ‘ edilen teslisteki kütle farklı büyüklüklerde olabilir. Yeni gelişen ve özellikle seminom tipinde olmayan tümörlerde seyrek olarak tümörün testis torbası (skrotum) derisine yapıştığı görülür. Ol­gulann yüzde 53-57’sinde tümör sağ testistedir. Genellikle hasta hekime geç gitmekte, ilk belirtilerin ortaya çıkma­sından tanı konmasma değin geçen süre 6 ayı bulmaktadır. Hasta bel ağrılarından yakınıyorsa, tümörün karın zarı (periton) arkası lenf düğümlerine sıçradığından kuşkulanmak gerekir. İlerlemiş evrede, karam elle derinleme muayene­sinde, sağn bölgesinde veya da omur­ganın dış bölgesinde kütle saptanabilir. Bazı olgularda, büyümüş lenf düğümle­rinin idrar yollanna baskı yapmasına bağlı olarak idrar akımı kesilebilir. Koryokarsinom ya da androblastom tipi tü­mörler söz konusu olduğunda memeler­de büyüme (jinekomasti) ve meme başlarında koyulaşma saptanır. Bazı androblastomlar erkeklik özelliklerinin be­lirginleşmesine yol açmakla birlikte testis tümörlerinin önemli bir bölümü hormonal açıdan etkin değildir. Leydig hücrelerinden kaynaklanan tümörler er­keklik özelliklerinin ergenlikten önce ortaya çıkmasma neden olur.


İncelemeler


Testiste ortaya çıkan her türlü kabarık­lıkta önce tümörden kuşkulanmak gere­kir. Böyle bir kütlenin niteliğini sapta­mak için testisin içinden parça alınması (biyopsi) gerekir. Biyopsi incelemesi ancak lezyonun tümör olup olmadığını anlamaya yarar. Testis tümörü saptanın­ca hastanın durumu ve kesin tanı için çok daha ayrmtılı incelemeler yapmak gerekir.


Testis tümörlerinin tanısında, iki aşamada gerçekleştirilen ayrıntılı radyo­lojik incelemelere başvurulur. İlk aşa­mada orşiektomi girişiminden Önce gö­ğüs filmi ve lenfografiden (kontrast madde verilerek lenf sistemi filminin çekilmesi) yararlanılır. Orşiektomi son­rası incelemeler ise bel-aort bölgesinin, bel göğüs bölgesine kadar olan bölümü­nün bilgisayarlı tomografisi, ürografi ve alt anatoplardamarın filminin çekilmesi­ni içerir. Bu incelemelerin amacı, semi-nom dışı tümörlerde karın zarı arkasın­daki lenf düğümlerinde bulunabilecek ikincil tümör odaklarının (metastaz) saptanmasıdır. Böyle bir durumla karşı­laşılırsa yapılan İncelemeler bu odakla­rın çıkarılma yöntemlerini belirlemeye, seminomlarda ışm tedavisi yapılacak bölgenin doğru biçimde saptanmasına ve ilaç tedavisinden (kemoterapi) sonra gerileme olup olmadığının anlaşılması­na yardımcı olur. Gerektiğinde karaciğer ve karın zarı arkasının incelenmesi için ultrasonogra-fiden yararlanılabilir. Kuşkulu bir kütle­ye rastlanırsa bu görüntüleme yöntemi­nin yardımıyla ince bir iğne kullanılarak biyopsi yapılabilir. Bilgisayarlı tomog­rafi hastalığın durumuna ilişkin çok ya­rarlı bilgiler verir. Bilgisayarlı tomogra­fi uygulamasının ilaç tedavisinden önce yapılması karın zarı arkasındaki deği­şikliklerin önceden bilinmesini ve ilaç­lara verilen yanıtın daha sağlıklı değer-lendirilebilmesini sağlar.

İskelet ve beyin sintigrafisi gibi in­celemeler herhangi bir belirti beklen­meksizin yapılmalıdır. Sindirim sistemi ve karaciğer filmlerine, kuşku verici be­lirtiler varsa başvurulur. Yapılacak ince­leme belirtilere yol açan organlarla sı­nırlıdır. İlk tedavinin ardından hastalı­ğın bütünüyle gerilediği ve belirtilerin kaybolduğu durumlarda önce 1-2 ay arayla, 2. ve 3. yıllarda 3-4 ay arayla gö­ğüs filmi çekilir. Üç ayda bir bilgisayar­lı tomografi incelemesi önerilir. Ayrıca lenfografi yapılabilir.

Son yıllarda laboratuvar incelemele­rine ağırlık verilmektedir. Özellikle be­lirteç denen bazı biyolojik maddelerin tümör tanısında taşıdıklan önem daha iyi anlaşılmışın”. Bunlar dölütte plazma proteinlerinin büyük bölümünü oluştu­ran alfa-fetoprotein (AFP) ve eteneden (plasenta) salgılanan koriyon gonadot-ropininin beta parçasıdır (B-HCG). Radyoimmünolojik yöntemlerle yapılan ölçümlerde, seminom dışında testis tü­mörü olan hastaların yüzde 65-70′inde AFP, yüzde 55-60′ında B-HCG değerle­ri yüksek bulunmuş, her iki belirtecin bir arada ölçülmesiyle bu oran yüzde 85-87′ye kadar yükselmiştir.

Bu belirteçlerin testlerde olumlu (pozitif) sonuç vermesi, klinik ya da ya­pısal olarak ortaya konamasa bile, tü­mörün varlığını ve etkin halde olduğu­nu göstermeye yeterlidir. Her iki belir­tecin düzeyleri mutlaka eşzamanlı ola­rak ölçülmelidir. Seminom dışı tümörlü hastaların yaklaşık yüzde 40′ında bu iki belirteçten yalnızca birinin düzeyi yük­sektir. Aynca hastalığın gidişi sırasında iki belirtecin düzeyi paralellik göster­mez. Cerrahı girişim, ışm ve ilaç tedavi­sinin ardından belirteçlerin kanda yete­rince azalmaması, tümörün gizli artıklarının bulunduğunu düşündürmelidir. Be­lirteç düzeylerinde ani yükselmeler ise hastalığın yinelemekte olduğunun bir göstergesidir. Ama bu durumdan emin olmak için başka incelemeler de gerekli­dir. Genel olarak belirteçlerin düzeyin­deki değişiklikler, hastalığın yinelediği­ni ya da gerilediğini birkaç ay öncesin­den gösterdiği için AFP ve B-HCG’nin düzenli olarak saptanması tedavide bü­yük önem taşır. İlk klinik muayenede ve tedavi amacıyla yapılan her türlü giri­şimden sonra Ölçüm yapılmalıdır.

Hastalığı tam anlamıyla gerileyen, tedaviden önceki belirteç düzeyleri yük­sek olan ya da teslisleri çıkanlmadan önceki belirteç düzeyleri bilinmeyen hastalarda, incelemeler belirli bir düzen içinde sürdürülür. İlk yılda her ay, 2. ve 3. yıllarda 4 ayda bir, 5. ve 6. yıllarda 6 ayda bir yapılacak incelemeler hastalı­ğın gidişinin iyi bir biçimde izlenebil­mesini sağlar. Aynca klinik ve radyolo­jik nicelemeler sırasında doğacak her yineleme kuşkusu karşısında belirteç düzeylerine bakılmalıdır.

Belirteç olarak kullanılabilecek öbür rnaddelerden laktikdehidrogenaz özel-_-Je seminomlar ya da seminom dışı büyük kütleler olduğunda yararlıdır. Karsinoembriyonal antijen ise düzbağır (rektum) ve kalınbağırsak kanserle­rde daha önemlidir. Testis tümörü olan hastaların ersuyunda (semen) canlı sperma sayısının ızalmasına sık rastlanır. Ayrıca ilaç te­davisi de üreme hücrelerine zarar verebilir. DNA yapısına girerek tümörlü hücrenin, aşırı çoğalma eğilimini ketleyen alkilleyici ilaçlar kullanılmıyorsa, bu tür etki geçicidir.


Ayırıcı Tanı


Testis tümörlerini, verem (tüberküloz), genellikle testisin darbe görmesine bağlı olarak gelişen kan oturması (hematom), restis iltihabı (orşit) ve seyrek olarak başka bir organdan sıçrayarak testiste ortaya çıkan ikincil tümörlerden ayırt et­mek gerekir. Verem testisin üstünde, bu organa yapışık duran ve sperma hücrele­rine depo işlevi gören epididimde ortaya çıkar. Veremin özgün lezyonu olan tü-berkül kütleleri, tespih tanesi gibi yu­varlaktır, bazen de testis dokusunda ki­reçlenme görülür. Verem tanısı için da­ha ayrıntılı bir inceleme için radyografi­den yararlanılır. Testise bir darbe geldiğinin bilinme­si hemen her zaman testis dokusunda hematom oluşumunu düşündürmekle birlikte, pıhtının testis dokusunda yarat-nğı kalıcı şişliğin ve onarım sürecinde ortaya çıkan lifsi dokunun ayırıcı tanısı güçtür. Basit bir testis iltihabı, akut ilti­hap belirtilerinin varlığından dolayı ko­laylıkla ayırt edilebilir. Çeşitli irilikte nodüllerin oluştuğu granülomatoz ilti­hap ise seyrek görülür ve yanlışlıkla tü­mör tanısı konmasına yol açabilir. Ama ayırt edici tanı mikroskopik incelemeyle kesinlik kazanır.


Hastalığın Gidişi ve Komplikasyonlar


Tümör önce bütün testise yayılır. Bölge­sel lenf düğümlerine sıçrama (metastaz) oldukça sık görülür. Seminomlulann yüzde 50’sinden fazlasmda, seminom dışı tümörlerin yüzde 75-80′inde, klinik tanı sırasında bu metastazlara rastlan­maktadır. Tanı gecikirse büyüyen lenf düğümlerinin dokulara basınç yapma­sından kaynaklanan belirtiler ortaya çı­kar. Kasık lenf düğümlerine metastaz yalnızca bütün testis torbasına yayılan tümörlerde ya da kasık kanalından tor­baya inmeyen testisten çıkan tümörler­de görülür. Testis tümörlerinin yayılımı testis torbası içinde yer alan spermatik kordon toplardamarları aracılığıyla, tü­mör sağ testisteyse alt anatoplardamara, sol testisteyse sol böbrek toplardamarı­na doğru olur. Koryokarsinomlar özel­likle lenf düğümlerine yayılmadan doğ­rudan toplardamar yolunu kullanır. Ak­ciğerler lenf düğümü dışındaki metas­tazların en sık görüldüğü organlardır. Metastazlar en çok yuvarlak biçimli, çok sayıda ve farklı büyüklüktedir. Da­ha ileri evrelerde akciğer zarında (plev-ra) sıvı toplanır, karaciğer, kemik ve be­yin metastazları görülür.


En sık görülen komplikasyonlar aşa­ğıda sıralanmıştır:


• Baskı ve tıkanmaya bağlı belirtiler – Karın zarı arkasındaki büyük lenf dü­ğümlerinin idrar yollarına, alt anatoplar­damara ve omurganın yanlarında bulu­nan sinirlere baskı yapmasından kay­naklanır. İlerlemiş olgularda mideye ya­yılma olabilir.

• Solunum yetmezliği – Akciğer dokusundaki metastazların yaygınlığına ya da akciğer zan katmanları arasındaki sıvı­ya bağlı olarak akut ya da kronik solu­num yetmezliği ortaya çıkabilir.

• Beyin metastazları – Tek bir odakta ya da olguların yüzde 15′inde görüldü­ğü gibi çok sayıda olabilir.


Tedavi


Geliştirilen tedavi girişimleri sayesinde embriyonsu yapıda testis tümörlerinin her tipinde ve evresinde iyileşme sağla­nabileceği gösterilmiştir. Tedavide bu ilerleme, seminomlarda yüksek enerjili yaygın ışın tedavisi aracılığıyla, seminom dışı tümörlerde ise birden çok ilaç kullanımına dayalı kemoterapiyle sağ­lanmıştır. Günümüzdeki tedavi sorunla­rı özellikle seminom dışı tümörlerde or­taya çıkar. Bu sorun, seçilen ilk ilaçlar­dan sonra tedavinin hangi ilaçlarla sür­dürüleceği noktasında yoğunlaşır. İler­lemiş evrelerde bulunan ya da yalnızca cerrahi tedavi uygulanıp sonradan yine­lemiş olgularda, bir engel yoksa cerrahi girişimle birlikte çok ilaca dayalı kemo-terapi uygulanabilir. Ayrıca yeni ilaçlar ve ilaç tedavisinde kullanılabilecek maddeler üzerinde çalışmalar yapılmak­tadır. Bunların özellikle metastazı olan hastaların iyileşmesine önemli ölçüde katkıda bulunacağı sanılmaktadır.


• Cerrahi tedavi – Testis tümörlerinde uygulanacak orşiektomi her durumda bütün testis ve çevre dokusunun alınma­sıyla gerçekleştirilir. Köktenci olmayan ve yanlış uygulanan cerrahi girişimler sonucu tümörün hem testis torbalarının bulunduğu bölgede, hem de kasık lenf düğümlerinde yineleme olasılığı olduk­ça yüksektir. Bu ikinci olasılık, daha önce yapılan bir cerrahi girişim nede­niyle lenf akışı bozulmuş hastalarda (ör­neğin çocuklukta kriptorşİdizm ya da skrotum fıtığı nedeniyle ameliyat edil­miş olanlarda) yüksektir.

Karın zarı arkası lenf düğümleri ise seminom dışı embriyonsu hücre tümör­lerinde ya da saf Ttoryokorsinomlarda alınmalıdır. Bazı klinik çalışmalar, ka­rın zan arkasındaki lenf düğümlerinin önemli ölçüde etkilendiği seminom ol­gularında da lenf düğümlerinin alınma­sında yarar olduğunu göstermiştir. Gerçekten de bu tip tümörler, genellikle ti-’, pik seminomlara göre ışın tedavisine’ daha az yanıt verir. Bu girişim, tümör ti­pinin kesin olarak anlaşılmasından son­ra uygulanmalıdır. Bazen hastanın durumu ancak karnı açılarak incelendiğinde anlaşılabilmektedir. Uygulanan teknik ne olursa olsun, büyük damarlar boyunca uzanan bütün lenf dokusu ve çevresindeki bağdoku çı­karılmalıdır. Kasık lenf düğümleri yal­nızca bu bölgede klinik ya da radyolojik olarak metastazdan kuşkulanıldığı du­rumda çıkardır. Lenf düğümlerinin tam olarak çıkanldığmdan emin olmak için gözle görülür bütün lenf düğümlerinin çıkarılması ya da lenfografi inceleme­sinde büyümüş lenf düğümlerinin çıka­rıldığının görülmesi gerekir. Cerrah ke­serek aldığı bölgenin sınırlarında gözle görülür tümör artıklarının bulunmama­sına bakarak tümörün bütünüyle çıkarıl­dığına karar verir. Bu bölümler metal mandallarla işaretlenir.

Beş yılldc sağ kalma süresi, semi-nom dışı tümörlerde karın zan arkası lenf düğümlerinin etkilenip etkilenme­diğine bağlıdır. Tümörün bütünüyle çı­karılıp çıkarılmaması da sağ kalma süre­sini etkiler.

• Işın tedavisi (radyoterapi) – Semi-nomlu hastalarda seçilecek tedavi aşağı­daki gibi düzenlenebilir:

a) Işın ve İlaç tedavisinin birlikte uy­gulandığı hastalarda kemik iliğinin za­rar görme olasılığı yüksektir, Bu neden­le ışın verme olanağı yoksa lenf düğüm­lerini çıkarma yoluna gidilmelidir.

b) ilerlemiş evredeki bütün olgular­da “kısmi gerileme” durumunda, tedavi­nin bitiminden 8 hafta sonra, özellikle de ilk tanı anaplastik seminom ise cerra­hi tedavi düşünülmelidir. Hastalık yine­lerse daha sonra ilaç tedavisi uygulanır.

Koryokarsinom bir yana bırakılırsa, seminom dışı tümörlerde ışın tedavisi, diyafram altındaki başlıca lenf düğüm­lerinin alınmasından sonra uygulanır. Özellikle mikrometastazlar, yani lenfog­rafi ile gösterilemeyen ikincil tümör odaklan üzerinde etkili olan bu tedavide beş yıl süreyle sağ kalma, lenf düğümle­rinin çıkarılması sonrası elde edilen oranlara (yaklaşık yüzde 90) yakındır.

Lenf düğümünün cerrahi girişimle çıkarılması (lenfadenektomi) ile ışın te­davisi arasındaki seçim, bölgesel, sınırlı tümörlerde uzmanların görüşüne bağlı­dır. Günümüzde onkologlar (kanser uz­manları) lenfadenektomiyi yeğlemekte­dirler. Böylece hastalığın gerçek evresi saptanıp daha sonraki tedavi planlanabi­lir. Buna karşılık, ameliyatla ulaşılama­yan bölgelerdeki odakların temizlenme­sinde ışın tedavisi yararlıdır.

Başka tümörlerde olduğu gibi ışın tedavisi mediyastin (akciğerler arasın­daki bölge), karaciğer ya da böbrek üze­rindeki baskıyı ve bu baskının yol açtığı ağrıyı azaltmak ya da beyin metastazla­rını küçültmek için uygulanabilir. Genel olarak ışın tedavisi, seminomlarda se­minom dışı tümörlere oranla daha etki­lidir. Kütle büyüdükçe ışın tedavisinin etkisi azalır.

• İlaç tedavisi (kemoterapi) – Tümör tedavisinde yeni ilaçların ve tedavi yol­larının kullanılması, İlerlemiş evredeki bütün testis tümörlerinin gelişmesini sı­nırlama olanağı sağlamıştır.

Günümüzde kullanılan ilaçlar, has­taların büyük bölümünde iyileşme sağ­lamaktadır. Günümüzde bütün testis tü­mörlerinin tedavisinde tümöre karşı et­kili olan değişik ilaçlar bir arada kulla­nılmaktadır.

Ama bu ilaçların etkisini kesin bi­çimde saptamak için daha kapsamlı ve­rilere gereksinim vardır. Örneğin 2-3 kürlük tedaviden sonra tümör metasta­zında tam gerileme sağlanabilmesine karşın, özellikle yaygın metastazları olan hastalarda kaç kür ilaç kullanılma­sı gerektiği tartışmalıdır. Uzun süre kul­lanıldığında ilaçların kalıcı zehir etkisi yarattığı da bir gerçektir.

Uygulamada üç kür ilaç tedavisin­den sonra yanıt alınmazsa, aynı tedaviy­le iyileşme olanağı bulunmadığı sonu­cuna varılır. Ayrıca başlangıçta sağla­nan gerileme etkisinin devamı için teda­viyi sürdürmek yararsızdır. Gene de, ilaç tedavisi sonrası uygulanan cerrahi girişimin tümör gelişimini durdurmadı­ğı görülürse, en az iki kür ilaç kullanıl­ması yararlıdır.


• Komplikasyonların tedavisi – Testis tümörlerinde komplikasyonlarm tedavi­si çok güçtür. Günümüzdeki tedavi ola­nakları erken tanıyla birlikte tehlikeli komplikasyonlann ortaya çıkmasını en­gelleyebilmektedir. Ama bu ikincil has­talıkların ortaya çıkması, artık vücuttaki tümör oluşum sürecinin son evreye yak­laştığım, daha Önce kullanılan bütün ilaçların tedavi edici Özelliklerini yitir­diğini gösterir.


• Yan etkiler – Testis tümörlerinin te­davisinde cerrahi girişimlerin ve kulla­nılan ilaçların çeşitli yan etkileri olabi­lir. Bu yan etkiler hastaya ayrıntılı ola­rak anlatılmalıdır. Ameliyatla karın zan arkasındaki lenf bezlerinin iki yanlı ola­rak bütünüyle çıkarılması, olguların yaklaşık yüzde 80′inde sperma üretimi­nin durmasına,yani kısırlığa yol açar. Bazı hastalarda normal boşalma, cerrahi girişimden yıllar sonra kendiliğinden, bazılarında da ancak cinsel birleşmeden 1-2 saat önce uyarıcı ilaç alınması saye­sinde gerçekleşir. Aynca tedaviye baş­lamadan önce olguların yüzde 90′ında, ersuyu (semen) sıvısının çok az sperma içerdiği ya da hiç içermediği unutulma­malıdır. Teslislerin sperma üretimi bir­biri ardına alınan ilaçlardan sonra daha da azalır. Tedavide alkilleyici ilaçlar kullanılmazsa, sperma azlığı ya da yok-; luğu geçicidir. İlaç tedavisinin ardından’ yapılan cerrahi girişimlerde kanama, enfeksiyon gibi etkiler ortaya çıkabilir. Seminom dışı tümörlerde uygulanan ışın tedavisi geç yan etkilere, örneğin; bağdokusu artışına, ışınıma bağlı doku ölümüne, kısırlığa ve yeni bir tümörün ortaya çıkmasına neden olabilir.

İlaç tedavisinin yan etkileri, özellik­le testis tümörlerinde kullanılan cis-platin ve bleomisinin sonradan ortaya çıkan zehirleyici etkilerine bağlıdır. Özellikle tedavi kürleri sırasında hasta­ya yeterince sıvı verilmemişse, cis-platin ilerleyici böbrek rahatsızlığına, daha seyrek olarak da işitme azlığına yol açar. Vücutta biriken ilaç dozu 1.000-1.200 mg/m2lye ulaştığında bu ağır yan etkilerin ortaya çıkması hemen hemen kaçınılmazdır. Bu nedenle, 3-4 kürlük tedaviden sonra sık sık böbrek işlev testleri ve işitme kontrolleri yapıl­malıdır. Aynı biçimde biriken toplam bleomisin dozu 200-250 mg/m2′yi aşar­sa, akciğer iltihabı ve akciğerde bağdo­ku artışı görülür. Yineleyen radyolojik kontrollerde bleomisine bağlı akciğer hasarı izlenmelidir. Önceden bleomisin-le tedavi edilen hastalarda, ameliyatın ardından akciğer komplikasyonu geliş­me olasılığı yüksektir.

İlaç tedavisinde kullanılan adriamisin adlı ilaç da biriken toplam dozu 550-600 mg/m2lye eriştiğinde kardiyo-miyopatiye (kalp kası hasarı) yol açabi­lir. Olguların önemli bölümünde akut yan etkiler bulantı ve kusmadır. Vin-blastin verilmesinin ardından olguların yüzde 50’sinden fazlasında kas ağrıları ve bağırsakta kısmi felç ortaya çıkabilir. Bu yan etkiler önemliyse de 4-6 günde geriler. Olguların büyük çoğunluğunda kemik iliğinin etkinliği azalır. Bu da ol­guların yüzde 10′unda, akyuvar yapımı yetersizliğine bağlı olarak bağışıklığın zayıflamasına ve mikroorganizmaların bütün vücuda yayılması sonucu yaygın enfeksiyonlara yol açar. Sonuç olarak ilaç tedavisi sürerken 3-4 günde bir kan sayımı yapılmalı ve hastanın ateşi yük­seldiğinde hemen antibiyotik tedavisi uygulanmalıdır. Bazı olgularda iyileş­meyi sağlamak için akyuvar nakli gibi daha yoğun bir tedavi gerekebilir. Sey­rek görülmekle birlikte kandaki trombo-sitler azalırsa trombosit verilir. Kansız­lık ise daha seyrek görülür.

Hastalarda ilaç tedavisine bağlı tam ya da kısmi saç dökülmesi çok sık orta­ya çıkar. Ama bu hemen her zaman ge­çici bir yan etkidir.


Beklenen Gidişi (Prognoz)


Testis tümörlerinin gidişinde önemli öl­çüde iyileşme sağlanmıştır.. Bu iyileş­me, artık daha doğru tanı konabilmesi, daha etkili tedavi yöntemlerinin gelişti­rilmesi ve tedavinin daha iyi yönlendi­rilmesi sayesinde gerçekleşmiştir.

• Seminomlar – Seminomlar için 5 ve 10 yıllık yaşama süresi olguların yüzde 55′inden yüzde 90′ına kadar değişir. Or­talama yüzde 72 olan yaşama süresi ve iyileşme oranı hastalığın girdiği evre ile uygun tedavinin yapılıp yapılmamasına göre Önemli ölçüde değişir. Tedavide başarının tümör kütlesinin büyüklüğüy­le ilgisi yoktur.

• Seminom dışı tümörler – Bu tümör­lerde sağ kalma süresi hastalığın evresi­ne uygun tedaviye, metastazların yay­gınlığına ve yerlerine, biyolojik belirteç­lerin varlığına bağlıdır.

Biyolojik belirteçlerin varlığı, tam bir gerilemenin olup olmadığını göster­mesinin yanı sıra, yaşama süresine iliş­kin bilgi vermesi açısından önemlidir. AFP ve B-HCG’nin değerleri, tümörleri bütünüyle gerilemiş durumdaki hastala­rın yüzde 90′ında normaldir. İki belirteç de yüksekse bu oran yüzde 40′a (yalnız AFP için yüzde 25, yalnız B-HCG için yüzde 45) iner. Ayrıca LDH değeri 460 ünite/L’nin üzerinde olan hastaların yüz­de 20′den azı ilaç tedavisine tam yanıt verir. Testis tümörlerinde LDH değeri yüksek olan hastaların yaklaşık yüzde 70′inde tümör, ameliyatla çıkartılamayacak kadar ilerlemiştir.